Hüznün İsyan Olsun


6 Şubat gecesi Maraş merkezli yıkıcı bir deprem gerçekleşti. Resmi rakamlara göre bu depremde kırk bini aşkın yurttaşımızın hayatını kaybettiği belirtilirken yüz binlercesi de yaralandı. Hâlâ enkaz altında olan binlercesi var belki… Bu ölümlerin siyasi olduğunu hepimiz biliyoruz. Vaktinde müdahale etmedikleri gibi toplanan milyarlarca liraya rağmen hâlâ çadır göndermedikleri yerler var. Hatay’daki su sorunu hâlâ çözümlenmiş değil. Bunların bilinçli yapıldığının farkındayız. Halk, bölgeye intikal eden gönüllülerle beraber yaralarını kendi sarmaya devam ediyor.

                AKP-MHP mafya iktidarı, depremi fırsat bilerek on ilde üç ay süreyle OHAL ilan etti. Peki OHAL ilanından sonra bölgelerde neler yaşandı, bunları inceleyelim.

                1) Diyarbakır’ın Çınar ilçesinden belgeli izin ile Adıyaman’a arama kurtarma çalışmalarına gönüllü olarak gelen beş genç, (Recep Tanrıverdi, Aydın Tanrıverdi, Yusuf Abatay, İbrahim Tanrıverdi ve Erhan Tanrıverdi) kolluk kuvvetleri tarafından kaçırılıp işkence edilerek şehrin dışına atıldı.

                2) Armutlu Koordinasyon Merkezi’nde çalışmalar yürüten iki gönüllü sosyalist, 9 Şubat gecesi GBT bahanesiyle kolluk kuvvetleri tarafından durdurularak darp edildi. Gönüllüler, ‘’Size burada devrimcilik yaptırmayız, alanı terk edin. Sizi burada kaybederiz, izinizi bile bulamazlar.’’ sözleriyle tehdit edildi; olayı araştırmak isteyen ÇHD’li avukatlara da aynı şekilde tehditlerde bulunuldu.

                3) 11 Şubat günü saat 10.30 sularında Hatay’ın Büyükburç Mahallesi’nden jandarma ekiplerince gözaltına alınan Ahmet ve Sabri Güreşçi isimli kardeşlere işkence edildi, Ahmet Güreşçi gözaltında katledildi.

                4) ÇHD İşkenceyle Mücadele Komisyonu’nun açıklamalarına göre Hatay’ın Antakya ilçesinde 24 Şubat gecesi Ö.T. ve iki yeğeninin evlerinin bulunduğu sokakta işkenceye maruz kaldığı belirtildi. ÇHD’nin açıklaması şu yönde:

‘’Müvekkiller silah kabzalarıyla kafalarına vurularak, sokak ortasında dakikalarca işkence görmüş, telefonları zorla alınıp karıştırılmış, ardından bırakılmışlardır. Müvekkil Ö.T., maruz kaldığı işkence sonrasında kısa süreli bilinç kaybı yaşamıştır. Müvekkilin hala travmaya bağlı kısmi hafıza kaybı sürmektedir. Gece boyunca süren sağlık tetkikleri ardından 25.02.2023 tarihinde müvekkiller, üyelerimiz eşliğinde ifadelerini vererek, kendilerine işkence uygulayan özel harekât polislerinden şikayetçi olmuşlardır.’’


                5) Bunun yanı sıra ÇHD’nin ve Av. Tugay Bek’in görüntülerinde Hatay’da plakasız araçların, eli silahlı grupların bulunduğu belirtilmekte. Bu gruplarının hangi amaçla plakalarını söktükleri, kim oldukları, SADAT gibi paramiliter yapılanmalarla bir ilişkilerinin olup olmadığı meçhul. (Daha önce, ‘’Muhalefete Dönük Saldırılar ve Paramiliter Yapılanmalar’’ başlıklı yazımda SADAT’ı ele almıştım. Duymamış olan varsa şu linkten o yazıya göz atabilir.) Özellikle son günlerde artan provokasyonlar, Amedspor’a yapılan faşist ve organizasyonlu saldırı, deprem bölgelerindeki işkenceler bu konunun tartışmaya açılması gerektiğini gösteriyor. AKP-MHP mafya iktidarı, seçime yaklaştığımız günlerde her zaman olduğu gibi kaos yaratıp bu kaostan beslenmeye çalışıyor ve belli ki buna devam edecek.




Bütün bunların yanı sıra geçtiğimiz günlerde polis ekiplerinin Hatay’daki Sevgi Parkı’nı bastığı ve burada kalan depremzedelere, gönüllülere parkı boşaltmalarını söylediğini bilmekteyiz. Son günlerde Sol Parti, Halkevleri, TKP gibi sol/sosyalist kurumlara yönelen baskı; İstanbul’da TİP Afet Koordinasyon Merkezi’nin basılarak üyelerinin işkenceyle gözaltına alınması, iktidarın bu krizin doğuracağı sonuçlardan ne kadar korktuğunu ayan ediyor.  

                Yargılanacaklarını biliyorlar.

Kandan kurdukları bu saltanatın, halkın çelikten yumruğuyla yıkılacağını da öyle…

                ‘’Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle.’’ diyor şair. Şimdi bize düşen tarihsel bir sorumluluk var. Mücadelenin, kavganın, dayanışmanın her zamankinden daha çok anlam kazandığı bir yol ayrımındayız. Halk düşmanlarına karşı savaşmanın elzem olduğu bir yol ayrımında… Bu yol ayrımında kimi yazar ve şair taifesinin yaşanan ‘’katliam’’ı romantize ederek sanatın devrimci, dönüştürücü gücünü perdelediğini de görmekteyiz. Yaşadıklarımızın romantize edilecek bir yanı yok. Öfkemizi bileylemek, cümlelerimizi bir mavzer gibi düşmana doğrultmak mecburiyetindeyiz. Biz kazanacağız. Her zamankinden daha güçlü birbirimize kenetlenerek… Yaralarımızı dayanışmayla sararak… Hüznümüzü isyana dönüştürerek…  

                Bir şiirle yazıyı noktalandıralım öyleyse.

‘’(…)
Bir yol kavşağındasın, fakat
mutlaka değişecek kaderin.
Bunu bekliyor ıslak çukurlarda
üşüyen şu yoksul çocuk,
bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar,
bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek,
bunu bekliyor açlık, kuraklık,
ılık ılık akan kan;
bunun için en genç yerimizi
ölümle tanıştırdık...
Kuşan kendini artık,
biraz da
gövdeni yüreğinle kırbaçla;
ey halk, haykır acını
bu kara dumanı dağıt...’’

(Nihat Behram, Haykır Acını Ey Halk)

NOT: Yazıyı kaleme alırken çoğunlukla Çağdaş Hukukçular Derneği'nin ve Av. Tugay Bek'in açıklamaları ve görüntülerinden yararlandım. Plakasız araçlar konusunda ise gittiğim gün bir tanesi benim de dikkatimi çekti. Araştırılması ve aydınlatılması gerekilen bir konu. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Muhalefete Dönük Saldırılar, Paramiliter Yapılanmalar...

Doğa ve İnsan İlişkisi Bağlamında Yabancılaşma

Gençlik Kavganın Neresinde? Devrim Yolunda İdeolojik Mücadele Ve Devrimci Şiddet

Alacakaranlıktaki Ülkemize Bir Bakış | ''Öyle mi Erdoğan?''

Maraş Katliamı (19-26 Aralık 1978)