Hüznün İsyan Olsun
AKP-MHP
mafya iktidarı, depremi fırsat bilerek on ilde üç ay süreyle OHAL ilan etti.
Peki OHAL ilanından sonra bölgelerde neler yaşandı, bunları inceleyelim.
1)
Diyarbakır’ın Çınar ilçesinden belgeli izin ile Adıyaman’a arama kurtarma
çalışmalarına gönüllü olarak gelen beş genç, (Recep Tanrıverdi, Aydın
Tanrıverdi, Yusuf Abatay, İbrahim Tanrıverdi ve Erhan Tanrıverdi) kolluk
kuvvetleri tarafından kaçırılıp işkence edilerek şehrin dışına
atıldı.
2) Armutlu Koordinasyon Merkezi’nde çalışmalar yürüten iki gönüllü sosyalist, 9 Şubat gecesi GBT bahanesiyle kolluk kuvvetleri tarafından durdurularak darp edildi. Gönüllüler, ‘’Size burada devrimcilik yaptırmayız, alanı terk edin. Sizi burada kaybederiz, izinizi bile bulamazlar.’’ sözleriyle tehdit edildi; olayı araştırmak isteyen ÇHD’li avukatlara da aynı şekilde tehditlerde bulunuldu.
3)
11 Şubat günü saat 10.30 sularında Hatay’ın Büyükburç Mahallesi’nden jandarma
ekiplerince gözaltına alınan Ahmet ve Sabri Güreşçi isimli kardeşlere işkence
edildi, Ahmet Güreşçi gözaltında katledildi.
4)
ÇHD İşkenceyle Mücadele Komisyonu’nun açıklamalarına göre Hatay’ın Antakya
ilçesinde 24 Şubat gecesi Ö.T. ve iki yeğeninin evlerinin bulunduğu sokakta
işkenceye maruz kaldığı belirtildi. ÇHD’nin açıklaması şu yönde:
‘’Müvekkiller
silah kabzalarıyla kafalarına vurularak, sokak ortasında dakikalarca işkence
görmüş, telefonları zorla alınıp karıştırılmış, ardından bırakılmışlardır.
Müvekkil Ö.T., maruz kaldığı işkence sonrasında kısa süreli bilinç kaybı
yaşamıştır. Müvekkilin hala travmaya bağlı kısmi hafıza kaybı sürmektedir. Gece
boyunca süren sağlık tetkikleri ardından 25.02.2023 tarihinde müvekkiller,
üyelerimiz eşliğinde ifadelerini vererek, kendilerine işkence uygulayan özel
harekât polislerinden şikayetçi olmuşlardır.’’
5)
Bunun yanı sıra ÇHD’nin ve Av. Tugay Bek’in görüntülerinde Hatay’da plakasız
araçların, eli silahlı grupların bulunduğu belirtilmekte. Bu gruplarının
hangi amaçla plakalarını söktükleri, kim oldukları, SADAT gibi paramiliter yapılanmalarla bir
ilişkilerinin olup olmadığı meçhul. (Daha önce, ‘’Muhalefete Dönük Saldırılar
ve Paramiliter Yapılanmalar’’ başlıklı yazımda SADAT’ı ele almıştım. Duymamış
olan varsa şu linkten o yazıya göz atabilir.) Özellikle son günlerde artan provokasyonlar,
Amedspor’a yapılan faşist ve organizasyonlu saldırı, deprem bölgelerindeki işkenceler bu
konunun tartışmaya açılması gerektiğini gösteriyor. AKP-MHP mafya iktidarı,
seçime yaklaştığımız günlerde her zaman olduğu gibi kaos yaratıp bu kaostan beslenmeye
çalışıyor ve belli ki buna devam edecek.
Bütün
bunların yanı sıra geçtiğimiz günlerde polis ekiplerinin Hatay’daki Sevgi
Parkı’nı bastığı ve burada kalan depremzedelere, gönüllülere parkı
boşaltmalarını söylediğini bilmekteyiz. Son günlerde Sol Parti, Halkevleri, TKP
gibi sol/sosyalist kurumlara yönelen baskı; İstanbul’da TİP Afet Koordinasyon
Merkezi’nin basılarak üyelerinin işkenceyle gözaltına alınması, iktidarın bu
krizin doğuracağı sonuçlardan ne kadar korktuğunu ayan ediyor.
Yargılanacaklarını
biliyorlar.
Kandan kurdukları bu saltanatın,
halkın çelikten yumruğuyla yıkılacağını da öyle…
‘’Biz
halkız, yeniden doğarız ölümlerle.’’ diyor şair. Şimdi bize düşen tarihsel bir
sorumluluk var. Mücadelenin, kavganın, dayanışmanın her zamankinden daha çok
anlam kazandığı bir yol ayrımındayız. Halk düşmanlarına karşı savaşmanın elzem
olduğu bir yol ayrımında… Bu yol ayrımında kimi yazar ve şair taifesinin
yaşanan ‘’katliam’’ı romantize ederek sanatın devrimci, dönüştürücü gücünü
perdelediğini de görmekteyiz. Yaşadıklarımızın romantize edilecek bir yanı
yok. Öfkemizi bileylemek, cümlelerimizi bir mavzer gibi düşmana doğrultmak
mecburiyetindeyiz. Biz kazanacağız. Her zamankinden daha güçlü birbirimize
kenetlenerek… Yaralarımızı dayanışmayla sararak… Hüznümüzü isyana dönüştürerek…
Bir
şiirle yazıyı noktalandıralım öyleyse.
‘’(…)
Bir yol kavşağındasın, fakat
mutlaka değişecek kaderin.
Bunu bekliyor ıslak çukurlarda
üşüyen şu yoksul çocuk,
bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar,
bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek,
bunu bekliyor açlık, kuraklık,
ılık ılık akan kan;
bunun için en genç yerimizi
ölümle tanıştırdık...
Kuşan kendini artık,
biraz da
gövdeni yüreğinle kırbaçla;
ey halk, haykır acını
bu kara dumanı dağıt...’’
(Nihat Behram, Haykır Acını Ey Halk)
NOT: Yazıyı kaleme alırken çoğunlukla Çağdaş Hukukçular Derneği'nin ve Av. Tugay Bek'in açıklamaları ve görüntülerinden yararlandım. Plakasız araçlar konusunda ise gittiğim gün bir tanesi benim de dikkatimi çekti. Araştırılması ve aydınlatılması gerekilen bir konu.





Yorumlar
Yorum Gönder