Tutunamayanlar Hakkında Düşünceler
Tutunamayanlar
hakkında söylenmesi elzem olan ilk şey, kitabın internette atfedilen sahte
alıntılardaki gibi cıvık ve yapmacık bir aşk romanı olmadığıdır. Bunun altını
önemle çiziyorum. Misal: ‘’Elimde değil Olric. Ne efendimiz? Elleri Olric,
elleri…’’ gibi yaygınlaşan söz ve türevleri bulunmuyor. Oğuz Atay kitabını şu
sözlerle özetlemiştir:
''...
bu kitap ne ciddi kavgaların, ne büyük ve yaygın sıkıntıların, ne de ezilen
insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır.
Sizlere hizmetten şeref duyan yayınevimiz iftiharla sunar: Tutunamayanlar.''
(s.559)
Kitabın
temel konusuna kısaca: Turgut Özben’in, intihar eden dostu Selim Işık’ın
yazdıkları ve arkadaşlarının anlattıkları aracılığıyla intihar nedenlerini
çözümlemeye çalışması diyebiliriz. Bu çaba içerisinde Turgut aynı zamanda
kendini aramakta ve gitgide Selimleşmektedir. Bu sebeple kitapta olaydan çok
psikolojik tahliller önem kazanmaktadır.
Sahiden
baksanıza; eşyanın kutsandığı, dostluğun, sevginin sahteleştiği bir düzen bu.
Dayatılan sınırların içerisindeyiz. Birbirimizin aynısı olmaya zorlanıyoruz.
Dilediğimizce yaşamak istiyor fakat yaşayamıyoruz. Kalıplaşmış normlar buna
izin vermiyor, öz benliğimizi bulamıyoruz. Selim gibi, herkesin dilediğince
yaşadığı o ‘’uzak ülkenin’’, ‘’hürriyetin’’ özlemini çekiyoruz. İşte, Oğuz
Atay’ın deyimiyle ‘’tüm tutunamayanların bileşkesi’’ olan Selim Işık’ın
intiharı da aslında bu sahte düzene bir başkaldırı niteliği taşıyor. Yani bir
bakıma Selim, bireyin başkalaştırıldığı ve düzenin öznesi hâline getirildiği bu
kafeste, küçük-burjuva değerlerini reddediyor ve kendisinin öznesi olma
sürecini ölümüyle tamamlıyor. Kısaca, kendini hiçlikle var ediyor.
"Camus'nün
'Ontolojik mesele yüzünden ölen kimseye rastlamadım' sözünü okuyunca: 'Biri bu
yüzden ölmeli, intihar etmeli,' diye bağırmıştı. Ona kimsenin soyut düşünceler
nedeniyle kendini öldürmediğini söyledim. Benim de Camus gibi bir ahmak
olduğuma karar verdi." (s.359)
Turgut
ise apayrı… O, kitabın başında tipik konformist insan modeli olarak karşımıza
çıkıyor. Eşi ve iki çocuğu var, mühendis… Mutlu yaşamlarında küçük-burjuva
ayinlerini tekrarlıyorlar. Velhasıl sıkıcı bir hayat. Fakat sonrasında Selim’in
intiharıyla tüm dengeler alt üst oluyor. Turgut’un ömrünce kaçtığı sorular su
yüzüne çıkıyor. Hazırlıksız yakalandığı için ne kadar dirense de öznesi hâline
geldiği düzeni sorgulamaktan kendini alıkoyamıyor.
''Ben
aşağılık sahtekârın biriyim. Kendime bile sahtekârlık ediyorum; dolandırıyorum
kendimi. Duvarı yumrukladı; elini acıttı. Daha beter ol sahtekâr ruh!'' (s.99)
Sonra
Turgut, Selim’in intiharının nedenlerini anlamak için harekete geçiyor;
Selim’in yazdıklarını buluyor, kendisiyle hiç tanıştırmadığı arkadaşlarıyla
görüşüyor. Bu şekilde Süleyman Kargı, Metin, Esat ve Günseli ile tanışıyor. Her
birinin anlattıklarında Selim’in farklı bir yönü var ve Turgut, Selim’i
anladıkça kendi öz benliğine yakınlaşıyor. Olric buna bir örnek. O, aslında
Turgut’un bölünmüş kişiliğini temsil ediyor. Çünkü Turgut ne kadar bu yoz
düzenin anlamsızlığını kavrayıp ontolojik sorunlarla boğuşsa da bir yanıyla
küçük burjuva yaşamının maddi boyutunu sürdürmeye devam ediyor. Yani tam bir
açmazın içerisinde.
"Bütün
rüyalar artık birbirine karışıyor Olric. Düş ve gerçek arasındaki çizgi
siliniyor." (s.388)
Mutlak
kopuş ise Selim’in intihar mektubundan sona gerçekleşiyor. Akabinde Turgut bir
sabah iş yolculuğu bahanesiyle yollara düşüyor ve Selim’in intiharından kısa
bir süre önce tutmuş olduğu günlüğü okumaya başlıyor. Galiba kitabın en değerli
noktalarından biri de buydu. Kilitlendim kaldım. Esat’ın Selim’i anlattığı
bölümden sonra, ikinci kez, günlüğünü okurken Selim’in yalnızca bir kitap
karakteri olmadığından emin oldum. Çünkü Selim şaşırtıcı ölçüde gerçek.
Sonrasında
da zaten Türk Tutunamayanları Ansiklopedisi ile tanışıyoruz. Orada da çeşit
çeşit tutunamayanlarımız var. Bu tutunamayanların her biri Selim’den parçalar
taşıyor. Selim, kendisini ve Süleyman Kargı’yı da bu ansiklopediye eklemiş.
Turgut, Selim yaşıyorken bir tutunan olduğu için bu ansiklopedide yer almıyor.
(Ama sonda kendini ekliyor) En sonunda da Turgut, Olric ile birlikte trenden
trene binip Anadolu’da istasyon istasyon gezerek yeni bir yolculuğa başlıyor ve
deliriyor; kendini yazıya veriyor. Yazdıklarını da trende tanıştığı bir
gazeteciye gönderiyor. (bknz. Sonun Başlangıcı, s.17) Bu şekilde de
Tutunamayanlar ortaya çıkıyor. Bence Turgut’un yollara düşmesi aslında fiziksel
boyuttan çok kendi içine yaptığı bir yolculuğu temsil etmekte. Tıpkı Tezer
Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabında olduğu gibi… Bitimsiz bir arayış,
bitimsiz bir devinim.
''(...)
beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere
mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı
kaybettirme boşuna tedirgin etme beni (...)'' (s.473)
''Anlamıyorsun,
derdi. Bütün bu yazdıklarım uydurma. Aklımdan geçenleri yazmaya cesaret
edemiyorum. Alışılmış kalıplar içinde bocalıyorum. Kalıbım yok benim: biçimsiz
bir şeyim ben. Eriyip dağılıyorum yazarken. Olmuyor. Bana uzak gelen
yaşantıları düzmece bir biçimde anlatmaya çalışıyorum.'' (s.452)
Aslında
Turgut delirerek mutlak bir özgürlüğe erişiyor ve özneleşme süreci de
tamamlanmış oluyor. Fakat tamamladı diye de değişim ve gelişim sona ermiyor
elbette. Çünkü hayattaki her şey bir devinim hâlindedir. Zaten hayat, sadece
hayat olarak bakınca ne anlam içeriyor ki?
Mesela
Schopenhauer bunu Hayatın Anlamı kitabında da belirtmiştir. Sözgelimi tepeden
aşağı koşan bir adamın bir anda durursa düşecek olması gibi biz de hayatı
devinimle ayakta tutmaktayız. Çalışarak, okuyarak, yazarak, gezerek vesaire… Bu
eksende yolculuğun sürmesi ve Turgut’un bilinmeyene karışması, öz benliğine
erişmesine karşın dinamizmin bitmediğini simgelemektedir kanımca. Bunun yanı
sıra Selim-İsa özdeşliğini ve Selim’in dünyaya ikinci kez gelişi vurgusunu ele
alırsak, Turgut Selimleşerek ikinci gelişi temsil ediyor da olabilir…
''Akıldan
uzaklaşmak istiyorum. Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla
doldurmuşum.'' (s.599)
''Son
nefesimde bile, öyle bir kıyamet koparırım ki bana acıdıkları için pişman
ederim herkesi.'' (s.624)
Gördüğünüz
üzere aslında bu özneleşme süreci iki şekilde sergileniyor: İntihar ve delilik.
Selim hayatını, Turgut ise aklını kaybederek özneleşiyor. Bu da mutlak bir
özgürlüğü simgeliyor olsa gerek. Örneğin varoluşçu felsefe, varoluş özden önce
gelir mantığıyla bireyin seçimleriyle özünü inşa edeceğini, bunun da
sorumluluğa yol açacağını söyler. İnsanın başlangıçta bir özü olmadığı görüşüne
ben de katılıyorum. Fakat gerçekten de seçimlerimiz kendimizi gerçekleştirme ve
özneleşme sürecinde yeterli midir? Gerçekten istediğimizce yaşayıp istediğimiz
kişi olabilir miyiz? Seçimlerimizde ne kadar özgürüz? Seçim dediğimiz, her
anlamda bizlere sunulanlardan bir tercih yapmak ise bu ne ölçüde ‘’bizim’’
seçimimizdir? Dört bir yanımız toplum, sistem, aile, okul, iş… baskılarıyla
kuşatılmamış mı? Aldığımız her nefeste, attığımız her adımda başımıza sorgu
yargıcı dikilmiyor mu?
‘’…demek
her taraftan kuşatmışlar beni. Demek her an izliyorlar beni. Her yaptığımı
biliyorlar. Karşılarına alıyorlar: dün saat ikiden dörde kadar neredeydiniz? Ne
hakla bana karışıyorsunuz?’’ (s.329)
"...
seni, senden başka türlü bir insan yapmak isteyenlerin arasına düşmüşsün."
(s.387)
Nasıl
piyasadaki firmalar kâr maksimizasyonu mantığıyla hareket ediyorsa, neoliberal
düzende de bireyler birer ‘’homo economicus’’ hâline getirilmeye, fayda
maksimizasyonu aşılanmaya çalışılıyor. Burada salt parasal açıdan değil de
geniş açıdan bakarsak insan yaşamının her alanına fayda maksimizasyonunun sirayet
edilmeye çalışıldığını görebiliriz.
Düşünsenize,
neden çocuk yaştan itibaren biteviye rekabete mahkûm bırakılıyoruz ve neden
bunun insanın ‘’doğası gereği’’ olduğu aşılanıyor? Neden salt kendi çıkarımıza
bakmak ve gerisine karışmamak normalmiş gibi dayatılıyor? Sürer durumu korumak
için elbette. Doğ, büyü, yaşama yalnızca hizmet et, sonra öl. Ama sakın bizi
sorgulama, böyle geldi böyle gidiyor işte, sen çıkarına bak. Daha fazla para ve
mülk hırsıyla yanıp tutuş, çalış ama çalıştığını bizlere kazandır. Bak, her
şeyin son modeli kullanılıyor; kredi çek ve sen de al, sonra sosyal medyada
paylaşıp egonu tatmin et. Yaşamı bir fotoğraf karesine sığdırıp mutlu ve sahte
gülücükler yağdır. İyi, güzel ama bu mudur ‘’yaşamak’’?
''Yaşamamaktan
yoruldum,' diyordu.'' (s.449)
‘’Kitap
okuyamamak düşüncesi beni korkutuyordu.’’ (s.599)
Özgür
olduğuna inandırılan bireyin rekabete dayalı bir düzen içerisinde debelenip
durması ve öz benliğini yitirerek düzenin öznesi olması ortalama yetmiş yıl
süren yaşamda ne anlam ifade ediyor ki? Yetmiş yıllık bir hiç. Özneleşemeyen
kesimin büyük bir çoğunluğu da pişmanlığına rağmen hiçbir şeyi farklı yapmazdı,
bu da bir gerçek. Bütün bunlar cevabı bilinen sorulardır belki de. Selim de
koca yirmi sekiz yıl boyunca hayata oyunlarla katlanıp sonunda oyunlarında bile
kendine mesken bulamayınca hayata resti çekmedi mi? Turgut da bu anlamsızlığın
ayırdına varıp Selimleşerek delirmedi mi? İnsan, aklının diktatörlüğünden dahi
kurtulamadıkça nasıl özgür olabilir ki?
''Ben,
sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele
götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa,
çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için.''
(s.98)
''Bir
gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de
suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar
utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa
kalkamayacaklardır.'' (s.222)
İşte,
kimimiz mutluluğu parada, eşyada, yani Oğuz Atay’ın şiddetle yerdiği küçük
burjuva ‘’nimet’’lerinde buluyor; kimimiz ise Selim gibi başkalaşmayı
reddediyor, tutunamıyor ve kitaplara sığınıyor. Bu kişiler onun gibi
çocukluktan itibaren ötekileştirilip ‘’anormal’’ olarak yaftalanıyorlar. Sonra
yazmayı deniyor ama yine Selim gibi dilin yetersizliğinden yakınıp kendilerini
kendilerine anlatacak yeni bir dil arayışı içerisine giriyorlar. Bu canlı
türünün nadiren anlattığı görülüyorsa da anlatınca pişman oluyor ve kendilerini
ele vermekten korkarak kendi içlerine gömülüyorlar. Çünkü kimsenin birbirini
dinlemediğini ve anlatmanın beyhudeliğini görüyorlar. Ne eski ne çağdaş
kelimeler ne İngilizce ne Almanca ne anlamsal ne sözcüksel dil sapmaları onlara
çare oluyor. Çünkü onlar, Selim Işık gibi ‘’anlatmadan anlaşılmaya âşıklar’’,
‘’çalınca hiçbir şey sormadan açılacak bir kapı’’ tahayyül ediyorlar. Herkesin
istediği gibi yaşayabileceği ‘’o uzak ülkenin’’ hasretiyle dolup taşıyorlar.
Nitekim hep tehlikeli oyunlarla yaşıyor tutunamayanlar…
''Normal
bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da
anormal dediler.'' (s.612)
''(...)
okusaydınız kirli sokakları yosunlu duvarları çarpık taşlı binaları severdiniz
tanışmadan severdiniz insanları onları birbirine benzemedikleri halde bir
yanlarıyla derinde bir yerde aynı olduklarını görürdünüz beni dinlemeyeceksiniz
biliyorum beni unutacaksınız geriye kuru bir gürültü kalacak benden (...)''
(s.472)
"Herkes
istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur.
Oturacağım ve bekleyeceğim." (s.426)
‘’Büyümek,
yalnız tutunanlara gerekli.'' (s.122)
***
Tutunamayanlar,
Türk Edebiyatında gerek yazım tekniğiyle gerek içeriğiyle yerleşik değerlere
eşsiz bir başkaldırı örneği. Kitapta nazım-nesir; hece-aruz-serbest ölçü; oyun,
deneme, şiir… aklınıza gelebilecek her şey katmerleniyor. Üstelik birbirinden
bağıntısız gibi görünen konular da ironik ve mizahi bir dille harmanlanarak
eninde sonunda kitabın temel izleğine, ontolojik sorunlara, dayandırılıyor. Bu
dili kitabın ağırlıklı bir bölümünde hissetsek de en belirgin şekilde Şarkılar
ve Süleyman Kargı’nın (aslında Selim’in) açıklamaları kısmında hissediyoruz.
Mesela Dandini Dandini Dastana ninnisinin kitaptaki öyküsü, Ortu Alga
Bölgesinde yapılan kazılarda Bilig Tenüz yazıtlarının bulunması, Düzgen Silik
ve diğerleri çok özgündü. Aynı zamanda bu bölümlerde toplumsal, siyasi ve
kültürel hicivler fazlasıyla yoğundu.
Bunun
yanı sıra kitapta birçok metnin parodi ve pastişi yapılmış. Kitap; tarihi
karakterlere, olaylara vesaire göndermelerle dolu. Fakat sonraki bölümlerde
giderek lirik bir hâl alıyor. Bilhassa Esat’ın, Günseli’nin konuşmalarında
yahut Selim’in günlüğünde mizahi ve ironik dil neredeyse hissedilmiyor. Bunun
yanı sıra kitapta belirli bir düzenden söz etmek mümkün değil. Bazen her şey iç
içe giriyor, girift bir hâl alıyor. Özellikle Günseli’nin Turgut’a Selim’i
anlattığı, yer yer Turgut’un devraldığı o upuzun noktalama işaretsiz bölüm… Bu
sebeple Tutunamayanlar’ı anlamak için yoğun bir dikkat gerekiyor. Fakat şunu da
belirtebilirim ki kendi içinde ötekisiyle sık sık muhabbet edenler, kitabın
akışına sürüklenmek ve anlamak konusunda zorluk yaşamayacaklardır. Hatta belki
kimileri de okurken kendilerini susturup öz ben’leriyle buluşmuştur.
Kitabı
okumanızı şiddetle öneririm. Fakat Tutunamayanlar’a geçmeden önce Oğuz Atay’ın
Korkuyu Beklerken gibi diğer kitaplarıyla tanış olmanız daha iyi olacaktır.
‘’Tutunamayanların
romanı hiç biter mi?’’ (s.720)
Şiirle
kalın.

Yorumlar
Yorum Gönder