Suçaltı (Öykü)

 

Dün kendimi öldürdüm. Belki de birkaç hafta öncesinde. Öldürürken canım yanmadı herhalde. Ben bir katilim. Suçumu itiraf edip teslim olmalı mıyım? Ne gerek var… Bu dünyada her gün yüzlerce insan kendini öldürüyor. Defterimi açtım. Cesedimin ölmeden önce yazdığı köhnemiş satırlara baktım. Bir kan lekesi kalmıştı sayfaların kenarında. Hiçbir şey hissedemedim. Vardım, ancak bu var olan kimdi bilmiyordum. Bir başkasıydım belki de. Bir şey beni ele geçirmişti. Elime dokundum, yüzüme, ayaklarıma… Somut. Aheste aheste kalktım sandalyeden, aynanın karşısına yürüdüm. Aynadaki kişi bana sırıtıyordu. Aşağılık! Aklı sıra cinayeti bildiğini iddia ediyordu. Kimse bilemez bunu. Cesedimi fark edemeyecekleri bir yere gömdüm. Kimse… Bir çırpıda aynayı duvardan aldım, içyüzünü görünmeyecek biçimde ters çevirip masaya koydum. Masaya kendimi de koydum, çocukluğumu ve düşlerimi de. Masa da masaymış ha… Ha-ha!

Metal tabakamdan bir tütün çıkarıp yaktım, zehri derince içime çektim. Yıldızları seyretmek istiyordum. Oysa kafamı pencereden dışarı her çıkardığımda bulutlar yağlı urganlarıyla selamlıyorlardı beni, nefes alamıyordum. Beynimin içerisine bir kanağacı kurulmuştu sanki, yapraklarından dökülüyordu yüreğimi örseleyen geçmişim. Kapı açıldı. Bu gelen kim şimdi? Kimseyi görmek istemiyorum. Varım ben. Korkunç. İçim daralıyor. Düşünmeyi durduramıyorum. Yargıçlar her yerde. Sorguya çekiyorlar beni, elimi kolumu bağlıyorlar, derdest oluyorum sürgün edildiğim şafaklarda.

Yüzüğümle oynamaya başladım, işte şimdi görünmezim, gidip kralı öldürebilir ve onun yerine geçebilirim! Hayır, bu konuşan gölge. Gyges yahut… Defol. Ben, gölgem değilim. Gölgem de benim düşmanım değil. Onun bilincindeyim, kabulleniyorum. Zaman zaman şefkat bile gösteriyorum ona. Ne zaman bastırsam kontrolü altına alıyor çünkü beni. Bilmiyorlar ki her insan gölgesiyle yaşar. Çoğu insan gölgesini öldürmeye çalışır, ardından maskesini kuşanır. Sonra gitgide maskelerine dönüşürler. İşte iç sıkıntısının kaynağı! Uyumlu olmak için benliğini yitiren kuklalar… Laplace’ın şeytanı gibi her şeyi bildiklerini iddia ediyorlar. Oysa hiçbir şeyi bilmiyorlar. Tek yaptıkları konuşmak… Bense sessizliğe hasret çekiyorum. Beynimin içerisinde dehşetli bir çığlık-söz barınıyor. Susturamıyorum. Gelme üstüme. Gelme…

Adım adım bana yaklaşıyordu. Boğazıma yapıştı, beni duvara itekledi, sigaram elimden düştü. Donmuştum sanki, tepki veremiyordum. Ağlamaklı oldum, sonra zayıflığımın bilincine varıp küle çevirdim göz bebeklerimi. Boğuluyordum. İntikam…

‘’Ne yapıyorsun öyle duvarın dibinde?’’ dedi annem şaşkın bir edayla. Katil gizlendi. Başımı öne eğdim, parmaklarımla oynamaya başladım. Konuşma, diyordu. Sustum. Konuşursam anneme de saldırabilirdi.

‘’Hiç,’’ dedim durgunca. Göz devirdi.

‘’Dolapta yemek var, ısıtırsın. Benim işlerim var dışarıda.’’ Çıktı. Dolapta yemek var. Dolapta yemek. Dolapta. Günlerdir hiçbir şey yememiştim. Cesedin dolapta olduğunu düşündüm birdenbire. Buzdolabı kapağını açtığım an çürümüş elleriyle beni yakalayacağını… Ürperdim. Beni takip ediyorlardı, biliyordum. Kamera nerede? Bitirin şu oyunu. Cinayet anını da görmüşler miydi? Suçumu itiraf etmem gerekiyor, Raskolnikov da ancak bu şekilde iç huzura kavuşmuştu. Ancak Raskolnikov’un acısı safi vicdan azabı değildi ki! O, makalesindeki üst insanlardan biri olmadığını fark ettiği için yıkılmıştı. Cinayeti işleme sebebi de buydu: Kendine sıradan olmadığını göstermek… Peki ben neden acı çekiyordum? Bunca yıl beraber yediğim içtiğim, okuyup yazdığım, dertleştiğim kendimi öldürdüğüm için mi? Beni sürekli aptal yerine koyuyordu ama. Biteviye alay edip duruyordu benimle. O, ben bile değildi ki. Ben, kimdi o halde?  

Varım, korkunç! İşe gideceğim; yine suratsız insanları, uysal köleleri göreceğim. Hayır, gidemem. Daha fazla bu işkenceye katlanamam. Bugüne kadar umut ekip umut biçtim ömrümün şafaklarından. Avucumda yalnızca öpmeye kıyamadığım çiçeklerin cesedi kaldı. Hareket etmek istemiyorum artık, nefes almaktan dahi yoruluyorum. Uyumak, uyumak, uyumak istiyorum. Uyuyunca da kurtulamıyorum kendimden.

Yatağa geçtim, yorganı başıma kadar çekip çocukluğumdaki gibi saklanmaya çalıştım. Burada güvendeydim işte. Kimse bana el kaldıramazdı artık. Kimse bana hakaret edemezdi. Katil de gitmişti zaten. Belki de beni izleyip halime acıyordu, bilmiyordum. Bana acıyanı kül ederim. Merhametli sahtekâr bakışlara ihtiyacım yok benim. Ama biraz sevgi… Hayır. Gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Göz yaşlarıma hâkim olamıyordum. Bu da neyin nesiydi şimdi? Neden ağlıyordum? Hiçbir şey hissedemiyordum oysa. Daha geçen haftaya kadar günlerce uyumamıştım, daha geçen haftaya kadar tanrı bendim. Bir kutsal kitap indirmedimse dahi peygamber olarak kendimi var etmiştim. Kendi suretimde kendimi yarattım. Ha-ha! Altı gün bile değil, özenip bezenmedim de, öyle çalakalem… Ey iman edenler! Var oluşturun kendinizi. Ben o kadar beden vermişim size, bir zahmet be!

Birdenbire annem içeri girdi. ‘’Günlerdir uyuyorsun yine. Bazen de hiç uyumuyorsun. Dengesizliğini çözemedim gitti. Bu işten de kovulacaksın. Seni sordular, hasta dedim. Kalk da git artık.’’

Günlerdir mi? Daha yatalı bir saat olmamıştır ki. Yorganı üzerimden çekti. Soğuk. Sinirlendim, sustum. Bu işi ben istememiştim ki. Siz böyle olursan sana yakışır demiştiniz, ben de böyle olmuştum. Maskeme yenik düşmüştüm yani… Kendimi ilk o zaman mı öldürmüştüm yoksa? Pencereden dışarı baktım. Ağaçlardan şiir dökülüyordu sanki. Bir uzansam, avuçlarıma alıp öpsem mısraları… Beni yalnız onlar paklıyordu. Kimse anlamıyordu ki bunu! Ben yalnızca yazarak var olmak istiyordum. Buna izin vermediler. Sabah sekiz akşam beş, sonra da ne yaparsan yap… Öyle olmuyordu işte. Birtakım süreçler vardı. İnsan, bu süreçler içerisinde tüm düşlediklerini, geçmişini ve benliğini yitiriyordu. Yaşayan bir anıya dönüşüyordu canlıyken. Ben de onlardan biri olmuştum. Oysa hep özgür olmak istemiştim, özgürlüğün ne olduğunu bilmesem bile… İnsan özgür olmaya mahkûmdur, diyordu düşünürün biri. Ama seçeceğimiz hayat bile bize dayatılan kalıplaşmış normlardan biriyse insan gerçek manada özgür olabilir miydi? Belki de yalnızca benim korkaklığımdı bu, bilmiyordum. Bu saçmalığa başkaldırmak, meydan okumak gerekiyordu. Ben, kendimi var edememiştim. Ebedi bir hiçliğe gark olmuş, orada boğulup durmuştum.

Bir hışımla yataktan çıktım. Delicesine koşmak geliyordu içimden. Üstüme bir şey dahi almadan kapıyı çarptım. Annem ardımdan bakakalmıştı. Koşuyordum. Koş… Sözkıranların ardına göm kendini. Çaprazımda bir simitçi kalmıştı, öte yanımda kâğıt toplayan bir çocuk, karşı okulda teneffüs yapan çocuklar… Hayat ne acayip. Yorgunluk hissetmiyordum. Tüm güç benim elimdeydi artık. İhtilâli ben başlattım. Yakalayın şu asiyi, Kafkas Dağlarında zincire vurun onu! Hayır… Hiç kimse bana elini süremezdi. Ömür boyu koşacaktım. Bir el yakaladı omzumdan, küfrederek arkama döndüm.

‘’Katilin sen olduğunu biliyorum.’’

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Muhalefete Dönük Saldırılar, Paramiliter Yapılanmalar...

Doğa ve İnsan İlişkisi Bağlamında Yabancılaşma

Gençlik Kavganın Neresinde? Devrim Yolunda İdeolojik Mücadele Ve Devrimci Şiddet

Alacakaranlıktaki Ülkemize Bir Bakış | ''Öyle mi Erdoğan?''

Maraş Katliamı (19-26 Aralık 1978)