Kaybedenler Kaybeder (Öykü Dizisi 1-2)
Dalgalar hiddetle kayalıklara
çarpıyordu. Usulca gözlerimi kapattım. Her şeyin sonundaydım. Tüm hayallerimin,
şiirlerimin ve çocukluğumun... Tek bir kuş dahi ötmüyordu. Yıldızlar, kanlı bir
mürekkebi andırırcasına göğe dizilmişti. Bulutlarsa bu şarabi portrenin kuytularında
tanrının ölümünü seyrediyordu. Gözlerimi kuzeye çevirdim. Sanki yeni yeni boy
veren fidanların dalı, asi bir yelin dudaklarından dökülen solukla kırılıp
uzaklara savruluyordu. Ötelerde Torosların bir bölümünü oluşturan Geyik ve
Akçalı Dağları, yüksek kesimlerinde de karaçam ve sedir ormanları görünüyordu.
Dersim’i düşledim. Munzur gözelerinin dünyaya başkaldırırcasına çağıldayan o
hoyrat sesi birdenbire kulaklarımı doldurmuştu. Artık oralardan ne kadar
uzaktım… Çevrem, ihtiyar bir küheylan gibi tarihin yükünü omuzlarında taşıyan
surlarla çevriliydi. Uzun uzadıya dalgaları seyrettim. Sahiden tüm varlığımı bu
zifiri karanlığa mı teslim edecektim? Hem de ebedi bir aydınlığa erişmek için…
Öyleydi. Artık ne gün batımları ne de gün doğumları bana huzur verebiliyordu.
Gözümü her gece ölümle kapıyor ve her tan atışında yeni bir ölüme uyanıyordum.
Ancak yine de kararsızdım, zaman zaman kalmak için bir neden arıyor gibi
hissettiğim oluyordu. Hayır buna ihtiyacım yoktu. Ya öyleyse? Derin bir iç
çektim. Bilmiyordum. Zihnimin duvarlarında parçalanan tüm sözcükler boz
bulanıktı. Gerçeklik algımı yitirmiştim. Ne garip, diye düşündüm. Anlam vermek
güçtü. Kendi içimde öyle kalabalık ve maddi dünyada da öyle yalnızdım ki… Çoğul
bir yalnızlık bile değildi bu. Soyut ve somut olmak üzere iki boyutun mengenesi
arasında sıkışıp kalmıştım.
Deniz oldukça karanlıktı. Bir ressam, Dalgacı Mahmut’tan önce davranıp onu geceyle boyamış olsa gerek, diye düşündüm. Belki de ben uzaklara salınıp giderken mehtap sükûnetle uyuyan gövdeme vuracaktı. Ya aradığın sessizliği bulamazsan, diye karşı çıktı zihnimdeki biri. Bunu düşünmek tüylerimi ürpertiyordu. Ölünce herhangi bir yere gitmek gibi isteklerim yoktu. Yalnızca uyurken olduğu gibi mutlak bir bilinçsizlik hâlinde olmayı temenni ediyordum. Belki de aldığım her nefeste yüreğimi deşen bu hançerden kurtulmayı…
Gark olduğum alacakaranlığa bir de işsizliğin eklenmesi beni büsbütün çıkmaza
sokmuştu. Dün sabah ev sahibinin de kapıya dayanması, bardağı taşıran son damla
olmuştu. Ona cebimde yalnızca yirmi liranın bulunduğunu söyleyememiştim.
Borçlar günbegün katlanıyordu, hiçbirini ödeyemiyordum. Kod-29’la işten
çıkarıldığım için yeni bir iş de bulamıyordum. Neymiş? İşveren tarafından ahlâk
kurallarına aykırı davrandığım tespit edilmiş. Ha-ha-ha… Örgütlenmenin adı
ahlâksızlık olmuştu. Sahi, patronlar için hep böyle değil miydi bu?
Ermenek’teki madencileri de yıllarca tazminat hakkı almalarının günah olduğuna
inandırmamışlar mıydı? Yine öfkelenmiştim. Öfkelenmemek, kin tutmamak mümkün
değildi ki! Açgözlü bezirgânlar iliğimize kadar sömürüyordu. Biz onlarla aynı
gemide falan değildik. Onların yatları katları, gemicikleri, sarayları vardı.
Bizim ise zincirlerimizden başka kaybedeceğimiz bir şeyimiz yoktu.
Apansız ‘’o’’ gelip yanı başıma
oturdu. Ayaklarını uçurumdan aşağı sarkıtıyordu. Şaşkınlıkla bakakaldım. Onun
kaybedildiği günlerde henüz çok küçüktüm. Ailem anlamadığım şeyler konuşup ağıt
yakıyorken ben yalnızca camdan dışarı bakıp gelmesini bekliyordum. Hiçbir zaman
geri dönemedi. Elinden tutacağı bir sevgilisi olmadı. Ne saçlarına ak düştü ne
de üniversiteyi bitirebildi. Bugün onunla aynı yaşta olanların anlayamayacağı
bir şeydi belki bu. Bir sabah rüzgâr gibi çıkıp gitti ve onu bir daha
göremedim. Zihnimde hep çocuk gülüşüyle ve kömür karası keskin bakışlarıyla
kaldı. Gözlerimi yumup mırıldanmaya başladım. ‘’Yıllar oldu oralardan
çıkamıyorsun, bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun…’’[1] En sevdiği türküydü bu. Ne çok
özlemiştim ondan dinlemeyi… O gideli bağlaması da bıraktığı gibi duvarda asılı
kalmıştı, hiçbirimiz dokunmaya kıyamamıştık. Sanki aniden gülerek kapıdan girip
yine deyişler, türküler ve marşlar okuyacaktı. Umut dolu sesi hâlâ kulaklarımı
dolduruyordu. ‘’Gün gelecek,’’ diyordu, ‘’biz de özgürce konuşup sevda
türküleri söyleyeceğiz.’’ O gün hiç gelmemişti. Zaman, atını doludizgin
geleceğe sürerken birçok şeyi de beraberinde değiştirmişti. O ise tam aksine
hiç büyüyememiş ve aynı kalmıştı. Şimdiyse apansız çıkagelip yanı başıma
oturuyordu. Burada olmadığını biliyordum. Yüzünü çevirmemekte ısrarcı olsa
gerek, diye düşündüm. Bana dünyadan ayrılacağım için çok kızıyor olmalıydı.
Küçük burjuva ruhlu seni… Öyle deme abi… Bu yaptığın sana yakışır mı? Sesini
imgeleyip güldüm. Bir yandan da kalemimle not defterimi çıkarıp herkes gibi
sıradan bir mektup bırakmaya hazırlanıyordum. Bunu istemesem de bilinçli
olduğumun bilinmesi ve cinayetten şüphelenilmemesi için yazmam şarttı. Benim
yüzümden başka birisinin başının belaya girmesini istemezdim.
Herkese kucak dolusu selamlar…
Bu mektubu kaleme alırken herhangi bir maddenin etkisinde olmadığımı belirtmek
istiyorum. Çok uzun süredir düşündüğüm bir sonun, kılgısıdır bu.
Nedenini nasılını uzun uzadıya yazmak gereksiz geliyor. Oysa eskiden
soluklanabildiğim tek mesken satır başlarıydı. Başımı şiirlerin anaç dizlerine
koyduğum vakit, bu köhne dünya bir anlam kazanıyordu. Şimdiyse mısralarıma
iğrenerek bakmaktan başka bir şey elimden gelmiyor. Onları herhangi bir biçime
sokamıyorum, ayrık otu gibi kalıyorlar. Kaç milyon anlam yüklemeye çalışırsam çalışayım
başaramıyorum. İnsan artık yazdıklarında dahi nefes alamıyorsa bu gri kentte
nasıl yaşayabilir?
Hayata, insanlara ve yarınlara
tutunmayı çok denedim. Hayallerim vardı, böyle değildim. Olmadı işte. Kendi iç
dünyamdan çıkmayı bir türlü beceremedim. Küçük burjuva yaşantınızın küçük
hesaplarına, sahte ilişkilerinize ve yalandan samimiyetinize alışamadım.
Söylesenize, bizler neden somutu soyutlaştırarak yeniden üretmiyoruz, neden
olduğu gibi bırakıyoruz? Yanıt ayan beyan olsa gerek. Çünkü bizler için kelimeler
yalnızca birer kelime, gökyüzü sadece gökyüzü… Herkes gibi olmayı yadsımıyoruz.
Ancak ben artık kendimi bir makine gibi hissediyorum. Yoruldum, anlıyor
musunuz? İç sıkıntımı birilerine açabilmeyi öyle çok istedim ki… Yapamadım
işte.
Arkamdan bin bir türlü yaftayı
takabilirsiniz. Yaptığınız en kolay iştir bu. Nezaket sahibi bir insan gördüm
mü ona ezik muamelesi uygulayıp çıkarlarınız için sistematik biçimde psikolojik
tacize başvurursunuz. Bilin ki ben böyle bir dünyayı kabullenmiyorum. İstesem
hepinizin canına okurum ancak olmadığım biri gibi olmaktansa hiç var olmamak
bana yeğ geliyor. Yalnızca kendim olmak istiyorum.
Bir düşünsenize… Neredeyse tüm
hayatımızı birilerinin boyunduruğu altında geçirsek de bitimsiz bir özgürlük
sanrısıyla yaşıyoruz. Sorgulamaksızın içselleştirdiğimiz tüm tabular
bilinçdışımızda mesken kuruyor. Ev, araba, evlilik, çoluk çocuk… İşte çağımızın
klasik mutluluk algısı! Kapitalizm, piramidin en tepesindeki bir avuç
sermayedarın servetine servet katabilmesi için tüm ideolojik aygıtlarıyla bunu
körüklüyor: ‘’Bir gün zengin olabileceğin ütopyasıyla bize hizmet etmeye devam
et, dünyaya yeni ücretli köleler getir, yaşlan ve öl!’’
Peki, düzenin unsurlarının yanı sıra
sözde muhalif örgütlerin pasifizmine ne demeli? Meyhanelerden yahut türkü
barlardan çıkmadıkça bu memleket kurtarılır mı? İki şiir okuyup süslü cümleler
kurmakla halk bilinçlenir mi? Bu yalnızca düzenin değirmenine su taşımaya
yaramaz mı? Söylesenize, bizim radikalliğimizi hangi ara bu denli törpülediler?
Demokratik kitle örgütleri sivil toplum kuruluşlarına ve militanlar da
aktiviste dönüştüğünde mi… Belki de öyle. İlkin örgütsüzleştirildik, sonra ise
bir başımıza bırakılıp yaşam maratonuna hapsedildik işte!
Neyse, uzatmayayım artık, zaman
daralıyor. Her gün çocukların, kadınların tecavüze uğrayıp öldürüldüğü bu
çirkin dünya yaşamaya değmiyor. Ülkemizin dört bir yanında öyle çok acı var ki…
Bunun yükü katlanılmaz biçimde ağır, anlıyor musunuz? Herkesin ölümünü ben
ölüyorum, bunu sizlere daha nasıl açıklayayım?
Beni sevenlerden anlayış diliyor ve
kitaplarımı köy okullarına göndermenizi rica ediyorum. Yokluğumda bir başlarına
sararıp solmalarındansa, öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan bir çocuğun ellerinde
eskimesi daha anlamlı olacaktır. Başka diyecek sözüm yok. Şiirler dolusu bir
ömrünüz olsun. İnsanlıkla yaşayın. Sağlıcakla…
Mektubu katlayıp cebime iliştirdim,
ceketi çıkarıp surların kenarına koydum. Hayat her gün yepyeni oyunlarla
karşımıza çıksa da ben yaşayamamaktan yorulmuştum. Beynimdeki seslere
katlanabilseydim diğer önemsiz detaylara da pek tabii katlanabilirdim, vız
gelirlerdi. Oysa ben artık düşüncelerimi dahi taşıyamıyordum. Belki de
duygularımı ufak tefek tepkilerle dışa vurmalı ve onları bu kadar bastırmamalıydım.
O vakit zihnimdeki milyonlarca sesle bu denli kalabalıklaşmazdım. Sükûnet
zırhını kuşanarak kendimi kendi ellerimle bilinçli bir yalnızlığa gömmüştüm. Bu
yalnızlık başta güzeldi, değerliydi ancak zamanla somut dünyayla aramdaki tüm
bağların kopmasına neden olmuştu. Üstelik artık aradığım tanrı da ölmüştü.
Yerkürede ondan gayri yalnızca bir iç çekiş kalmıştı.
Bu esnada o, yüzünü bana çevirdi.
Sanki bu dünyada kalmak isteyen diğer yanımın temsilcisiydi. Çocuksu bir
merakla sonraki hareketimi takip etmeye çalışıyordu. Gözleri, bin yıllık
suskumun hisdökümü gibiydi, çakmak çakmak bakıyordu. Saatlerdir (?) onunla yan
yanaydık. Kolumdan tuttu, duraksadım. Yanı başımda olmasına rağmen bana
öylesine uzaktı ki, sarılmaya yeltendiğim an yüreğimden ağıp uzaklara gidecek
gibi görünüyordu. Yutkunamayıp yıldızlara baktım. Bir dizgeye yerleştiremediğim
kelimeler, göğüs kafesimde kurşuna diziliyordu. Gözlerimi sıkı sıkıya kapattım.
İçimdeki engin boşluğu hiçbir türkü, şiir yahut insan dolduramıyordu. Yalnızlık
damarlarıma kadar işlemişti. Her gece kanışığının şavkı sararmış sayfalarıma
vuruyordu. Bir kalem kendi kendini kırıyorken, bin sözcük satırbaşlarına
asılıyordu. Kendimi arayıp kendimde bulamamaktan çok yorulmuştum. Keşke dünyayı
masum bir çocuğun yüreğiyle boyayabilseydim, diye düşündüm. Çünkü çocuklar
sömürmeyi bilmezlerdi. Böylelikle savaş mavaş da olmazdı ve kimse kimseyi
dininden, dilinden yahut ırkından dolayı katletmezdi. İç çektim. Kan dökmenin
adı ‘’vatan sevgisi’’ koyulmuş; barışı, kardeşliği ve eşitliği savunmaksa en
büyük suç ilan edilmişti. İnsanlar bir yandan yozlaştırılıyorken, öte yandan da
haksızlığa karşı tepkisizleştiriliyordu. Mafyalar devletin her kademesinde
cirit atıyorken, kendilerine ‘’görünmeyenler’’ diyen kişiler tarafından
güpegündüz insanlar kaçırılıyordu. Hukuksuz tutuklamaları ve gözaltındaki
işkenceleri saysam dağ olurdu herhalde. Ancak biliyordum ki bir gün elbet
bunların hesabı sorulacaktı. Halk, alanları doldurup katillerin yakasına
yapışacaktı. Bundan emindim.
Ben bunları düşünürken o önümde durup
‘’Pes ederek düşmanı sevindirmek mi istiyorsun?’’ dedi gözlerini kısarak.
Rüzgâr saçlarının arasından usulca süzülüp çehreme vuruyordu. ‘’Kalmaya değecek
bunca nedenin varken, her şeyi yarıda bırakıp gitmeyi oyun mu sanıyorsun?’’ Dudakları
tek çizgi hâlindeydi. Oysaki eskiden ne kadar çok gülerdi, diye düşündüm. Onun
gülüşüyle çorak topraklarda yeni fidanlar boy verirdi.
‘’Ben böyle bir dünyada yaşamayı
reddediyorum. Sartre’a ve bana göre bu bir çeşit başkaldırıdır.’’
‘’Bırak şimdi Sartre’ı,’’ dedi çocuksu sesiyle gülerek. ‘’sen yaşamayı reddetmiyorsun, sen içinde bulunduğun maddi yaşam koşullarını reddediyorsun kardeşim. Ölürsen bunları hiçbir zaman değiştiremeyeceksin. Belki işsiz kalan yüzlerce emekçi senin gibi intihar edecek. Belki de binlerce genç bireyciliğin pençesinde başkalaşarak dünyadan umudunu kesecek. Başkaldırmak mı istiyorsun? Öyleyse kederini öfkeye ve öfkeni bilince çevir. Böylelikle içinde bulunduğun çıkmazı aşabilirsin. Hem bizlerin çözemeyeceği hiçbir çelişki yahut sorun yoktur, unutma.’’ Aşağı baktı. Dalgalar şiddetle kayalıklara vuruyor, rüzgârın uğultusu kulaklarımı dolduruyordu. ‘’Şimdi istersen at kendini şu uçurumdan aşağı. Ancak atmadan önce şunu da düşün: Ya güneş yarın kızıl doğarsa?’’
İçimden yineledim. Ya güneş yarın kızıl doğarsa… Bu soru zihnime bir sarkaç gibi çarpmıştı. Zweig ve eşi intihar ettikten üç sene sonra Hitler faşizmi yerle bir olmamış mıydı? Kendimi savunmama izin vermeden konuşmaya devam etti. ‘’Bak, yaşayıp insanlarla iç içe olmak ve onların dertlerine derman aramak güzel şey cigeramîn.[3] Kürt, Türk, Laz, Çerkes ne fark eder ki? Hepimiz bu sömürü çarkının dişlileri arasında sıkışıp kalmıyor muyuz? Öyle… Her şeyden evvel insanı sevmek gerekiyor. Baksana, dünyadaki tüm güzellikleri nasırlı elleriyle yaratan biz emekçileriz. Ancak ne zaman birbirimize kenetlensek, bir avuç azınlık, seçmediğimiz kimlikler yüzünden bizleri ayrıştırarak gücüne güç katıyor. Bu tuzağa düşmemeliyiz. Sömürüsüz bir dünya için yüreğimizi yumruk bilmemiz gerekiyor. Hem, biz de gidersek kim kalacak geride? Yarının güleç çocuklarına o çiçekli bahçeyi kim sunacak? Yabani otları bahçemizden temizlemeden özgürleşemeyiz güzel gözlüm. Şimdi söylesene, kalıp zulme direnmek elzemken, ne gerek var ölümü erkene almaya? Kalk, Dersim’e varıp Dûzgin Bawo’ya gidelim. Bizim orada şimdi çoktan cem olunmuş, canlar semah dönmüştür. Kesin annem akşam yemeğine babuko hazırlamıştır, sobamız da yanıyordur. Babamsa hiç gelmez. Varsın olsun gelmesin, ne çıkar? Ben sana masallar okuyup saz çalar, hem abin hem baban olurum. Sonra gün doğunca saçlarını örerim, beraber okula gideriz. Elbet bu kan kızılı boran da biter. Bahar gelince renk renk çiçekler açar Munzur’un eteklerinde. Dört bir yanımız nevruz, çiğdem, nergis ve kardelen çiçekleriyle çevrelenir. Birlikte otların üzerine uzanıp göğü seyreder ve bulutlardan şekiller çıkarırız. Çiçekleri koparıp saçlarına iliştirmek istemem, koparırsam canları yanar. Onları bir şair gibi incitmeden severiz. Hem bilirsin ki dünyanın tüm çiçekleri senin yüreğinde açar. Sen gönlünü sevgiyle suladıkça, gülüşün memleketimizin bahçesi olur.’’
Duraksadı ve gözlerini gökyüzüne
çevirdi. ‘’Sonra sen büyürsün, ben çok uzak diyarlardan seni seyrederim, annem
her cumartesi mezarımı arar. Bir gün gelir kaybedenler de kaybeder… Kanla
yıkanan toprak kirinden arınmazsa da bir gün elbet bu zulüm biter.’’ Yekinip
elini uzattı. Şimdi tüm yıldızlar abimin göz bebeklerinde ışıldıyordu. Kararsızlığım
kalmamıştı. Direnecektim. Burukluğunu gizlemek istercesine gülümsedi. ’’O
yüzden ölüm sana uzak olsun ey benim güzel gözlüm. Hadi, kalk da Munzur’a
gidelim.’’
Yıllardır akmayı unutan göz yaşlarım
apansız boşanıp gitmişti. Abime sarılmak için kollarımı uzattığım an yok oldu.
Koşup dört bir yana baktım; ağaçların, surların ve eski evlerin ardında onu
aradım. Yoktu. Olduğum yerde çöküp kalmıştım. Bugün cumartesiydi, annemi
düşündüm. Mektubu yırtıp ceketimi tekrar giydim. Bunca zulmün ortasında ölüme vakit
yoktu. Şimdi mühim olan emeği sömürenlere karşı birlik olmaktı. Bu şekilde tüm
halklar eşit ve kardeşçe yaşayabilirdi. Dünyayı nasırlı elleriyle yaratanlar
bir gün muhakkak yönetimi de devralacaktı. Bu, tarih akışının getirdiği bir
zorunluluk olmakla beraber evrenin de en temel yasasıydı. Diyalektiğin
gösterdiği üzere her şey değişirken toplumların ve sistemlerin değişmeyeceğini
düşünmek yanılgı olurdu. Yürümeye başladım. Buradan gidecektim. Akdeniz
güzeldi, Karadeniz, İç Anadolu, Ege, Marmara ve Güneydoğu da… İnsan emeğinin
dokunduğu her yer güzeldi. Fakat Dersim benim için bambaşkaydı. Şiirdi,
türküydü, sazdı; sevda içre kavgaydı.
Derin bir nefes alıp bir kez daha
denize baktım. Baharın gelmesine birkaç ay kalmıştı. Munzur eteklerine uzanıp
göğü seyretmek istiyordum. Hem kim bilir, belki abimi de yeniden görürdüm.
Yürüdüm…
[1] Ahmet Kaya, Yaşamadın
Sen
[2] Vedat Türkali, Bir
Gün Tek Başına
[3] Dersim’de büyüklerin küçüklere
söylediği; inceliği, ağırlığı ve samimiyeti bildiren hitap şekli.
Kaybedenler de Kaybeder (2)
Cumartesi
Anneleri’ne ithaf…
***
Üzerime
döktükleri suyun etkisiyle uyandım. Birkaç kez gözümü kırpıştırdıktan sonra
bilincim berraklaşmaya başlamıştı. ‘’Yerlerini söyle anarşist!’’ Başım
ağrıyordu. Filistin askısında olduğum için kollarım kopacak gibiydi. Artık ne
bileklerimi ne de vücudumun geri kalanını hissedebiliyordum. Karın boşluğuma
bir darbe daha aldım. Direnecektim. Buradan cesedim de çıksa kimseyi gammazlamayacaktım. ‘’Adımdan gayrısını,’’ nefesim kesilmişti. Güçlükle
konuşmaya çalıştım. ‘’bilmiyorum.’’[1] Bir tekme daha… Yüzlerini
göremediğim katiller sövgüyle uzaklaştı. Kendi aralarında fısıldaşıyorlardı,
duyamıyordum. Gözlerimi bağladıkları için her yer zifiri karanlıktı. Sanki bir
ressam dünyayı katran karasıyla boyamıştı. Birdenbire bir daha yıldızları seyredemeyeceğimi
düşündüm. Sonra annemi… Kim bilir nasıl da deliye dönmüştür. Yoldaşlarım da
öyle… Hele küçük kardeşim… Karanlıktan bir nebze olsun sıyrılabilmek için onun
masum yüzünü imgelemeye çalıştım. İri ve ela gözleri, kumral saçları, dünyadan
bihaber çocuk gülüşü… Kaç gecedir ona masal anlatamıyor ve kaç sabahtır okula
götüremiyordum. Dersim’in tenha ve tozlu yollarında bir başına yürürken minicik
yüreği ürperiyor muydu acaba? Benim bir daha dönemeyeceğimi biliyor muydu? Sahi,
ben ne zamandan beri buradaydım? Zaman algım büsbütün silinmişti.
‘’Devrem,
bunun konuşacağı yok. Kafasına sıkalım, bitsin bu iş.’’
‘’Son
bir kez daha deneyelim, gerisini kendisi bilir.’’ dedi hoyrat bir ses. Adımlarından
bana yaklaştıklarını anladım. Üşüyordum. Açlığı ve susuzluğu hissedemeyecek
kadar canım yanıyordu ancak yine de işkencecilerin karşısında bitkin
görünmeyecektim. Onlara hiçbir şekilde koz vermemeliydim. Hem bizim baş
eğdiğimizi hangi kitap yazmıştı ki?
‘’Bak,’’
dedi aynı kişi. Patron diye hitap ettikleri o olmalıydı. Ses tonunu bilincime
kazımıştım. Eğer buradan kurtulup yaşayabilirsem muhakkak intikam alacaktım. En
kuytu köşeye saklansalar dahi onları bulup saklandıkları delikten bir bir
çıkaracaktım. Nerede durduklarını tam olarak kestiremesem de gelişigüzel
tükürdüm. ‘’Hâlâ artistlik taslıyor. İnsan gibi dur ulan, bize bilgi ver ve
paşa paşa evine dön. Eğer istediklerimizi yaparsan sen kazançlı çıkarsın, akıllı
ol.’’
‘’İnsanlığı
siz mi öğretmeye kalkıyorsunuz?’’ dedim bağırarak. ‘’Yoldaşlarım sizden hesap
soracak. Er ya da geç halkın adaletiyle yüzleşeceksiniz.’’ Alayla gülmeye
başladılar. Kahkaha sesleri midemi bulandırıyordu. Bana yaptıklarının aynısını
onlara yapmayı deli gibi istiyordum. Hem de nasıl… Sahi, küçük kız kardeşim çok
korkuyor muydu? Babam evi terk edince ona hem abin hem baban olurum demiştim.
Ben ölürsem… O patron dediklerini kan tükürene kadar dövecektim. Yoldaşlarım…
Apansız yüreğimde fırtınalı günlerin heyecanı canlandı. Gün ağarmadan duvarlara
kırmızı yağlı boyayla yazdığımız ‘’devrim’’ yazıları… Çay ocaklarında dönen
hararetli tartışmalar… El altından verilen yasaklı kitaplar… Kızıl bayraklarla
donatılmış 1 Mayıs alanları… Her şey buraya kadar mıydı? Oysa henüz yıldızları
da doyasıya seyredememiştim ki. Kardeşim… Yine yalnız mı kalacaktı? Nasıl
büyüyecekti bu çocuk? Bunca zulmün ve haksızlığın kol gezdiği dünyada nasıl
özgürce gülebilecekti?
‘’Hangi
halk ulan?’’ dedi içlerinden biri. ‘’Hani size şu terörist diyen halk mı?’’ Laf
anlatmaya tenezzül etmeyecektim çünkü onlar ile konuşulmazdı. ‘’Uğruna
öldüğünüz halkın umurunda bile değilsiniz aptallar.’’ Başka bir ses devreye
girdi. ‘’Ula, sizun gibilerun mezarini yakiyor ha bu halk. Siz parçalayup durun
kendunizi da.’’ Gülmeye devam ettiler. ‘’Devrem, deme öyle şimdi, kalbi kırılır
maazallah.’’ Bir tekme daha… Artık dayanacak gücüm kalmamıştı.
Birdenbire
karış karış gezdiğimiz köylerden birini anımsadım. Ne iyi karşılamışlardı bizi…
Ne kadar misafirperverdiler! Onca yorgunluğun, işin gücün arasında bir çay içip
karnımızı doyurmamız için seferber olmuşlardı. Nasıl iyi yürekleri vardı… Sonra
sohbet sırasında ‘’Mamak bana okul oldu.’’ demişti içlerinden biri. Bu söz, o
gün bu gündür aklımdan çıkmıyordu. Ancak ne yaşarsa yaşasın umudunu yitirmemişti
işte. Zaten mühim olan da buydu! Baskılar bizleri daha çok kavgaya bağlamalıydı.
Uzun uzun o günü düşünüp durdum. Ellerinde tırmıklarla, çapalarla gezen
heybetli Anadolu kadınları yok muydu… Onlarla yakından tanıştığımızda ne
zorluklar çektiklerini daha iyi anlamıştım. ‘’Biz işçinin, köylünün dostuyuz
teyze.’’ dediğimde nasıl sarılmışlardı bana… Gözlerimi yumup yıllar yılı hor görülen,
sömürülen, vergiye bağlanan Anadolu halklarını canlandırdım kafamın içerisinde.
Kim bilir daha ne acılara tanık olmuşlardı.
Bu
düzenin bir yanında şömine başında kadehini yudumlayan patronlar vardı, öte yanında
ise ekmek kavgası için yalınayak koşturan küçücük çocuklar. Eli yüzü kire pasa
bulanmış çocuklar… Gülüşleri bu düzenden daha temiz olan çocuklar… Hepsini
kardeşimmiş gibi kucaklamak istiyordum. Neden okuyamıyordu onlar? Neden açlığa,
yoksulluğa mahkûm ediliyorlardı? Neden Doğu'da amansızca katlediliyordu
insanlar? Neden ana dillerini konuşmaları yasaktı? Kundaktaki bebekleri bile bir
metrekarelik mezarlara mahkûm eden bu sistem, neden onların faillerini
aklıyordu? O çocukların suçu günahı neydi? Ölüm yakışmıyordu ki hiçbirine.
Çocukların top koşturduğu sokaklarda panzerler olmamalıydı. Özgürce uçurtma
uçurup bisiklet sürmeliydi onlar. Yumruğumu sıktım. Uzun uzun sövmek geliyordu içimden.
Bileğimi
çözüp askıdan indirdiler ve beni yerde sürüklemeye başladılar. Tarifsiz biçimde
kollarım ağrıyordu. Çıplak bedenim betonla temas ettikçe daha çok üşüyordum. ‘’Ayağa
kalk, marş okuyarak yürü!’’ dedi içlerinden biri. Onları dinlemeyecektim. Kollarımdan
tutup zorla kaldırdılar. İstemsiz bir haykırış koptu dudaklarımdan. Ayak
tabanlarım falakadan ötürü patlamış olmalıydı, basamıyordum. Ne korkunç bir
acıydı bu böyle! Yine de marş okumayacaktım. Döve döve sürüklemeye devam
ettiler. Kulaklarımı başka bir tutsağın çığlıkları doldurdu. Tam şu sırada sağır
olabilmeyi öyle çok istiyordum ki... Biraz önce son kez demişlerdi, herhalde
artık sağ çıkamayacaktım. Elektrik, falaka, askı, açlık, susuzluk, cop… Daha ne
olabilirdi? Ölümden öte ne vardı sanki?
Beni
hücreye bıraktıktan sonra arkamı dönmemi söyleyip gözlerimi açtılar ve demir
kapıyı çarpıp gittiler. Yere çöktüm. Duvara kazınan isimlere tekrar tekrar göz
gezdiriyordum. Bahtiyar, Hasan, Sevil, Jîyan, Ulaş… Kim bilir daha kimler
buralardan gelip geçmişti. Acaba sağ çıkan olmuş muydu? Kendimi toparlamaya
çalışarak doğruldum. Duvara umudun adını kazımak istiyordum. Yanına da kendi
ismimi… Devran. Olmuştu. Yarım yamalak gülümsediğimi hissedebildim. Acıdan
başka bir şey tatmak beni sevindirmişti.
Başımı
arkaya yaslayıp aşina olduğum hücreyi incelemeye başladım. Sırtım duvara
değdikçe yaralarım sızlıyordu. Vücudumun kimi bölgelerinde sigara söndürüp mum
eritmişlerdi. Ellerim kan revan içerisindeydi, tırnaklarımın bazıları ise sökülmüştü.
Demir kapının üzerindeki kafesli pencereden içeriye belli belirsiz bir ışık
süzülüyordu. Hücre yine de soğuk ve oldukça karanlıktı. Kendime yabancılaşmış
gibiydim. Issızlığın bilincine vardıkça üşüdüğümü daha şiddetli hissetmeye
başladım. Titriyordum. Bu, çıplak olmanın da bir getirisiydi, savunmasızdım. Tek
yoldaşım olan fareler, kirli zeminde volta atıyordu. Hücrede mide bulandırıcı
bir koku vardı, bu koku nefes almayı da güçleştiriyordu. Daha önce hiç bu kadar
yalnız olmamıştım. En azından bir sigaram olsaydı iyi olacaktı…
Az
evvelki tutsağın çığlıkları tekrar dört bir yanda yankılanmaya başladı. Apansız
duvarların üzerime yıkılacağını sandım. İnsan olan buna nasıl dayanabilirdi ki?
Duymak istemiyordum. Sanki gökyüzü bir hançer darbesiyle parçalanıp yüreğime
dökülüyor ve göğün kanı, kanımla bir akıyordu. Tavandan zemine şıp şıp damlayan
su içimi ürpertmişti. Bir anda birikse, diye düşündüm. Birikip hücremden taşsa,
umman olup o cellatları boğsa… Sonra yıkılsa zulmün saltanatı, emekçilerin
nasırlı elleriyle yepyeni bir dünya kurulsa…
Boğazıma
bir yumru takıldı, geçiştirmeye çalıştım. Biliyordum ki bir gün elbet suskun
dimağlarda özgürlüğün ateşi harlanacaktı. Bir gün elbet… Başımı hücrenin ıslak duvarına
yaslayıp düşünmeye başladım. Bir yandan geleceğin şarabi düşlerine gark
olmuşken öte yandan da yeni çıkan türkülerden birini mırıldanıyordum. ‘’İki
yanımda iki polis, ellerim kelepçede, beni bul, beni bul anne…’’[2] Birkaç dakika sonra
hücrenin demir kapısının önünde bir işkenceci bağırmaya başladı. ‘’Kes sesini
anarşist köpek!’’ İnadına sesimi yükselttim. ‘’Ulan soyunuzu kurutacağız sizin
hainler.’’ Aldırış etmedim. Aklımı yitirmemek için müziğe sığınmam gerekiyordu.
‘‘Kim demiş ölüm var diye bize, kardeş kardeş atan bu yürek bizim…’’[3] Dakikalar, saatler akıp
gidiyordu. Daha yüksek sesle türküler sıralamaya devam ettim. ‘’Ez heyran lê lê
ez qurban dayê rojek tê, bê xem bê şer welat azad rojek tê…’’[4] Artık içerideki kadın tutsağın
çığlıkları da yerini sloganlara bırakmıştı. ‘’İnsanlık onuru işkenceyi
yenecek!’’ diyordu zincir sesleri eşliğinde. ‘’Katil oligarşi’’, ‘’Yaşasın
işçiler, köylüler…’’, ‘’Varsa cesaretiniz gelin!’’ Adeta yedi düveli sarsacak
bir direnişin destanı yazılıyordu. Biz bu direnişi Bedrettin’den, Pir
Sultan’dan ve Kızıldere’den tanıyorduk. Sesim çıktığınca ona eşlik etmeye
çalıştım. Acaba o da beni duyuyor muydu? Haykır Devran, haykır. Cellatlara ve
emek düşmanlarına inat haykır. Öfkem anbean bileniyordu. Bu memlekette bir avuç
azınlığın top koşturmasına izin vermeyecektik. Bu dünya bizimdi. Her şeyi
yaratan, üreten bizlerdik. Onlarsa sırf fabrikalara, topraklara, madenlere…
yani tüm üretim araçlarına sahip oldukları için emek dahi harcamadan
servetlerine servet katıyorlardı. Bu nasıl bir sömürü çarkıydı böyle? Dişlerimi
sıkıp yemin ettim. İnsanlar açlıktan ölüyorken o asalaklar yatlarında keyif
süremeyecekti. Bir gün haramilerin düzenini muhakkak yıkacaktık, bundan
emindim. Ben güneşe gömülsem de yoldaşlarım mücadele bayrağını daha yükseğe
çekecekti.
Ancak
şu da bir gerçekti ki herhangi bir iktidar değişikliğiyle memleketteki
demokrasi sorunu çözüme kavuşturulamazdı. Çünkü bu sorun, devletin oligarşik
niteliğinden kaynaklanan yapısal bir sorundu. Ülkemizdeki kapitalizm devrimci
bir burjuvazi tarafından aşağıdan yukarıya örgütlenmemişti, dolayısıyla bu da Batı
ülkelerindeki gibi bir burjuva demokrasisine (!) dahi sahip olamayışımızın
temel nedenlerinden biriydi. Bu topraklarda işbirlikçileriyle bir çeşit sömürge
tipi faşizm kol geziyordu. Çünkü Türkiye’deki yerli tekelci burjuvazi henüz
doğum aşamasındayken emperyalizmle bütünleşerek tarih sahnesine çıkmıştı. Günümüzde
ise açık fiziksel işgalin yerini fabrikalar, şirketler ve kredi yöntemleri
aldığından ötürü yurtsever kitlelerin anti-emperyalist mücadelesi
törpülenmişti. Sonu ‘’-izm’’ ile biten her şeyin yok olduğu söyleniyordu. Oysa çeşitli
kesimlerce kabul görülenin aksine emperyalizm olgusu ortadan kalkmamış,
yalnızca maske değiştirmişti. Onlara göre artık ideolojiler de ölmüştü ya, bu
sözlerini çok gülünç buluyordum. Kurtuluşumuz için anti-emperyalist ve anti-oligarşik
mücadelenin beraber yürütülmesi, kapitalist devlet aygıtının parçalanıp
sosyalist bir cumhuriyetin kurulması şarttı. Başka türlü ülkedeki işsizlik,
açlık ve yoksulluk sorunu ortadan kaldırılamazdı.
Ben
bu düşüncelere dalıp gitmişken aniden ortalık suskunlaştı. İçerideki devrimci
hâlâ yaşıyor muydu yoksa öldürmüşler miydi? Kim bilir ailesi ne hâldeydi. Belki
de bir sevdiği vardı...
İşkencecilerin
sesi bu civara yaklaşıyordu. Başımı yere koyup hücrenin demir kapısının
altından kızı görmeye çalıştım. İki işkenceci onu ayaklarından tutmuş yerde sürüklüyordu.
Yüzü gözü kan içindeydi, baygındı. Belki de… Belki de tanrının dahi unuttuğu
bir yere götürüp gömeceklerdi. Onlarca soru zihnime çivilenip dururken bir
yandan da kendi ölümümü tasarlıyordum. Acaba cenazeme kimler gelecekti? Kızıl
bayrağa sarılı tabutumu kimler taşıyacaktı? Kesin marşlar eşliğinde gömerlerdi
beni. Sonra Nâzım Hikmet’ten şiirler okurlardı. Yoldaşlarımın gür sesi
yankılanırdı karlı bir günde. Toprağımda bir isyanı simgelercesine kardelen
çiçekleri açardı belki. Derin bir nefes aldım. Annemin yüzü gözlerimin önünde
canlanmıştı. Onun ne kadar çok ağlayacağını düşündükçe yüreğime milyonlarca
hançer saplanıyordu. Ama… Ne cenazesi be… Belki bir mezarım dahi olmayacaktı.
Hınçla güldüm. Ne çıkar sanki olmasa? Zaten öldükten sonra bir yere gideceğimiz
ne malûm. İnsan yine de bir mezarı olsun istemez mi? Bilmiyordum. Her insan
gibi ben de belirsizlikten korkuyordum. Hem korkudan daha insanca ne vardı ki? Yaşamak
güzel şeydi! Ancak içimdeki korku, direncimi asla perdeleyemezdi. Çünkü mühim
olan, ne olursa olsun kavgaya ve yoldaşlara ihanet etmemek, ser verip sır
vermemekti. Derin bir iç çekip türkülere devam ettim. ‘’… saz çalınır akşamları
cem olur, gönlüm terazisi bozulur gider.’’[5]
Birdenbire
annemin sesini duydum, gözümü açtığımda evimizdeydim. Bağlamam yine duvara
asılıydı, On İki İmam’ın resmi de hemen yanındaydı. Beyaz perdeler sıkı sıkı
örtülmüştü. Sobanın üzerindeki mandalina ve portakal kabuklarından odaya güzel
kokular yayılıyordu. ‘’Anne?’’ Ne kadar seslensem de annem beni duymamıştı.
Evin içini gözlemlemeye devam ettim. Ben olmayan Devran, kız kardeşimi okula
götürmek için saçını örüyordu. Kardeşim 1. sınıfa gidiyor olmalıydı,
heyecanlıydı. Gözlerim buğulandı. Keşke beni de görseler, diye iç geçirdim. En
azından son bir kez doyasıya sarılsam… Son bir kez annemin dizlerine başımı
koysam…
Annem,
kız kardeşimin yanaklarından öpüp uğurladı. Terli terli su içmemek konusundaki
öğüdünü de unutmamıştı, güldüm.
‘’Xızır tode olvoz vo!’’[6]
Peşlerinden
yola düştüm. Simitçiler tezgâhını açmıştı. Okul çağındaki çocuklar kan ter
içinde kâğıt topluyor, mendil satıyorlardı. Kar, kış, kıyamet demeden herkes
bir yandan öbür yana koşturuyordu. Tenha sokakları adımlarken kulaklarımı kuş
sesleri doldurdu. Başımı göğe çevirip Dersim’in benzersiz havasını derince
içime çektim. Belki de bu, memleketimi son görüşümdü.
Aniden
suratıma aldığım bir tokat darbesiyle uyandım. Yine gözlerimi bağlamışlardı.
Hangi ara uyuyakalmıştım, hangi ara içeri girmişlerdi? ‘’Kararını verdin mi, konuşacak mısın?’’ dedi
o hoyrat ses. ‘’Adımdan gayrısını bilmiyorum.’’ diye yineledim. Sürüklemeye
başladılar. Çehremde hâkim olamadığım yorgun bir tebessüm geziniyordu. Ölüme
başı dik yürüyor olmanın verdiği gururdu bu belki de. Bugün ayın kaçıydı, gece
miydi yoksa gündüz mü? Baharda mı ölecektim, kışta mı? Karın boşluğuma inen bir
dirsek darbesiyle nefesim kesildi. Öksürmeye başladım. Güldüler.
‘’Ne
ola Devran, bu güçsüzlüğünle bir de devrim mi yapacaktın?’’ Dişlerimi sıktım.
‘’Sizin
gibi uşaklar halkın gücünden ne anlar ki?’’ Çarmıha gerer gibi kollarımı iki
yana zincirlediler. Ara ara gövdeme jiletle gelişigüzel kesikler atıyorlardı.
İlkin yine köpek saldırtacaklarını düşündüm ancak bu sefer elektrik vererek
başlamışlardı. Beni yine tabutluklara götürecekler miydi? Tabutluk ölüm
gibiydi. İnsan hareket dahi edemiyordu oranın içerisinde. Yalnızca sonsuz bir
karanlık… Delirmeye çıkan son basamak belki de…
Onlar
elektriğin dozunu artırdıkça beynimin sarsıldığını, tüm hücrelerimin yerinden oynadığını
sanıyordum. Islak parmak uçlarım yanıyordu. Düşünemiyor, konuşamıyor, slogan
dahi atamıyordum. Dudaklarım, bütün bedenim kurumuştu. Sanki çağlayanları
içebilirdim. Elektriği kestiler. Başım öne düştü, soluklanmaya çalıştım. Güldüler.
Bedenim anbean çürüyormuş gibi hissediyordum. Dışarıdan bakıldığında neye
benziyordum acaba? ‘’Geberip gideceksin burada, konuş ulan anarşist.’’ diye
bağırdı biri. Sustum. Saatlerce süren dayaklar, küfürler, yine ve yine
elektrik… İşte yoksul halkları sevmenin bedeli buydu. Yaşamak kuşkusuz çok
güzeldi ancak bu haklı kavga da uğrunda ölünecek kadar değerliydi, biliyordum. En
son, ‘’Bu böyle olmayacak,’’ dedi içlerinden biri. ‘’konuşacağı yok bunun.’’
Şarjör doldurma sesi duymamla beraber üç el silah ateşlendi. Bileğimdeki
zinciri çözdüler. Yere yığıldım. Kulaklarım sağır olmuş gibiydi. Çınlamadan
başka bir şey işitemiyordum. Bir vakit sonra içlerinden biri gözümdeki siyah
bandı çıkardı ve ‘’Hepinizin sonu bu olacak.’’ benzeri şeyler deyip tükürdü.
Seslerini belli belirsiz algılayabiliyordum, görüşüm bulanıktı. Öksürmeye
başladım. Kurşunun saplandığı bölge yanıyordu. Gövdemden sızan sıcak kan, sanki
tüm hayallerimi de beraberinde sürükleyerek çok uzak diyarlara akıyordu. Belki
de Munzur Dağları’nın bile ardına… Demek her şey bitmişti. Annem en azından
kemiklerimi bulur muydu, diye düşündüm. Eğer gömülürsem toprağımda çiçekler
açar mıydı? Bilmiyordum. Artık bir daha özgürce koşamayacaktım. Emeğin
iktidarını göremeyecek olmanın hüznüne gark olmuştum. Halaylar, bildiri dağıtımları,
afişe çıkmalar, yazılamalar, karış karış dolaştığımız işçi semtleri, köyler… Her
şey bitmişti. Her şey… Bu işin başka çaresi de yoktu ki. Çocuklar açlığı
tanımadan büyüyecekse, ölümü de işkenceyi de bu kavgada göğüslemek zorundaydık.
Bunları içimden geçirirken ağır bir uyku beni teslim almaya çalışıyordu. Nereye
gidecektim? Bana ne olacaktı? Sahiden öteki dünya diye bir şey var mıydı? Birdenbire
zifiri karanlıkta kardeşimin tebessümünü gördüm, ‘’Yorma kendini.’’ diyordu.
‘’Yokluğumda
geceleyin çok korkar mısın?’’
‘’Ben
büyüdüm abi. Zaten bu düzen çocuk olmamıza da izin vermedi ki. En güzel
yaşlarımızı, üstümüze yağan bombalarla ve kurşun yağmurlarıyla çaldılar bizden.’’
Güç bela gülümsedim. Ölüm ile çok erken tanış olmuştuk.
‘’Sen
yine de içindeki çocuğu,’’ direncim azalmıştı. ‘’yitirme.’’ Gözlerimi bir kez
daha açıp işkencecilere baktım. Kana susamış vahşi bir köpek gibilerdi. Aldırış
etmedim. Ben kazanmıştım. Çünkü kısa olsa da onurlu bir yaşama imza atmıştım.
Bu yolun sarp ve dolambaçlı olduğunu kavgaya atılmadan önce de biliyordum. O
cellatlarsa aldıkları her nefeste kaybedeceklerdi. Kardeşime gülümsedim. ‘’Bir
gün elbet,’’ sesim artık fısıltıyla çıkıyordu. ‘’kaybedenler de kaybeder...’’
Yaşamın sunusunda tetiklenen zamanın döngüsüyle fıdıldamayı derdest edip sesini ve söz diziminini bizlere ulaştırırken gençlik izdüşümlerine yüklediğin vazgeçilmezlik uzamlarına yorucu da olsa yakın olduğum için teşekkür ederim, yeni yazımlarının beklentisi içindeyim.
YanıtlaSilDeğerli yorumunuz için teşekkür ederim hocam.
Sil