COVİD-19 ve Kapitalizm Kıskacında Öğrenci Olmak
Tam olarak bir senedir COVİD-19 salgını ile mücadele
ediyoruz. Bu durum dünya genelinde ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel
olmak üzere birçok soruna yol açtı. COVİD-19’dan daha büyük bir virüs olan
kapitalist üretim biçiminin yarattığı krizler derinleşti, halihazırdaki
sınıfsal uçurumlar iyice keskinleşti. Özellikle işçi-emekçi ailelerin çocukları,
anadili farklı olan öğrenciler ve özel eğitime gereksinim duyanlar birçok
güçlükle karşılaştı. ‘’Paran kadar eğitim.’’ anlayışının bir izdüşümü olan
neo-liberal politikalar, öğrencileri en temel hakkından mahrum bıraktı. Kısaca
yaşananları aktaralım…
Eğitim-Sen’in hazırladığı rapora göre en az iki milyon
öğrenci; interneti, televizyonu, telefonu yahut bilgisayarı olmadığı için
uzaktan eğitime erişemedi. 18 yaş altına sokağa çıkma yasağı uygulanırken, ucuz
işgücü olarak kullanılan çocuklar, patronların sermayesi büyüsün diye yasaktan
muaf tutuldu. Erişenlerin birçoğu ise uygun bir zaman ve mekâna sahip
olmadıklarından ötürü uzaktan eğitimde edilgen bir nesne konumunda kaldılar.
Kimi öğrenciler ise ailevi sorunlarının şiddetlenmesiyle sosyal-toplumsal yaşamdan
ve eğitim fikrinden koptu. Kayıp giden gençlerin birçoğu fark edilmedi. Bu
öğrencilere yeterli psikolojik destek ve rehberlik hizmeti sağlanmadı. Tüm
bunların yanı sıra, eğitim emekçilerine de gerekli materyaller ulaştırılmadı ve
geç saatlere dersler eklenilerek yoğun bir emek sömürüsüne maruz bırakıldılar.
Şimdi ise ortaokullarda iptal edilen sınavların liselerde yüz yüze
gerçekleşeceği söylenerek çifte standart uygulanıyor. Peki ya milyonlarca
öğrenci uzaktan eğitime erişemiyorken ve eğitim bu kadar verimsizken sınavların
yapılması ne kadar doğru? Aşılama işlemleri tamamlandı mı? Yeterli önlemler
alındı mı? Bunlar, cevabı bizlerce bilinen, fakat iktidarın üç maymunu oynadığı
sorular olsa gerek…
Kısacası salgının yönetilememesi ile beraber yaşam her
anlamda sekteye uğradı. Camiler, kongreler, mitingler ‘’lebalep’’ dolu iken;
müzikli mekânlar kapalı tutuldu. Yüz binlerce sanat emekçisi, turizm emekçisi,
kafe-bar çalışanı ve dahası işsiz bırakıldı. Zenginleşme hayalleri kuran orta
sınıf yoksullaşmaya, proleterleşmeye başladı. Hizmet sektöründe hızlı bir
işsizleşme süreci yaşanırken; artı-değer üreten ‘’üretken emekçiler’’
kapitalist sistemin çarkının dönmesi için sokağa çıkma yasaklarında dahi çalıştırıldı.
Ekonomik çöküş, aile ilişkilerinin bütününü tayin etti. İşsiz kalan aileler
çocuklarına nasıl bakacağı kaygısıyla bocalarken, aralarında topluca yaşamına
son verenler, birbirini katledenler oldu. Genel bağlamda ezilen kitlelerin ve
özel bağlamda da öğrencilerin öfkesi, gerek sosyal medyada gerekse Boğaziçi
pratiğinde gözle görülür hâle geldi. Bunun sonucunda ise iktidar bloku;
öğrencileri, işçileri, kadınları… yani toplumun tüm direngen kesimlerini
susturmaya çalışarak rejimini daha fazla otoriterleştirmeye koyuldu.
Burjuva medyası bizlere bu konuların birbirine
karıştırılmamasını telkin etse de aslında hiçbirisi birbirinden bağımsız değil.
Her biri bir bütünün parçası. Öğrencilerin yaşadığı sorunların kaynağı da tek
bir nedene dayanıyor: Kapitalizm. Dolayısıyla salgın sürecinde öğrenci olmak
başlığının bu düzlemden çıkarılarak anlatılması da mümkün değil. Çünkü işin ucu
öyle ya da böyle altyapıyı, yani üretim biçimini, kapitalizmi gösteriyor.
Yukarıda bahsettiğim üzere, bir üstyapı aygıtı olan siyasi rejimin
otoriterleşmesi de altyapıdaki halihazır çelişkilerin COVİD-19’la birlikte
iyice derinleşmesinden kaynaklanıyor. Her ne kadar liberal çevrelerce Avrupa
ülkeleri örnek gösterilse dahi, orada da işçi sınıfı ve çocuklarının bizlerle
özdeş sorunları yaşadığı su götürmez bir gerçek. Salgın sürecinde yaşanan dünya
çapındaki toplumsal eylemlilikler bunun somut bir delili olarak incelenebilir.
Bunun yanı sıra son zamanlarda merkez kapitalist ülkelerin birçoğunda da aynı
otoriterleşme eğilimleri görülüyor. Bunun ise neo-liberal sermaye birikim
biçiminin bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar ‘’COVİD-19
neo-liberalizmin sonunu getiriyor!’’ tartışmaları yapılsa da ben bunun yersiz
olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce bu yaklaşım, insanlarda devinimsizliği
beraberinde getirecektir. Kuşkusuz neo-liberal yapı bir açmazın içerisinde, bu
inkâr edilemez. Fakat bu, kapitalizmin alışıldık bir durumu değil midir? Ve
kapitalizm her krizi bir fırsata çevirmek için çeşitli yöntemler oluşturmaz mı?
İşte tam olarak bu yüzden, eğitim de dahil her şeyi metalaştıran ve öğrencileri
müşteri olarak gören bu sömürü düzenini yıkacak olan şey yalnızca COVİD-19’un
kendisi olamaz. Bu düzeni ancak biz gençlerin, işçilerin, kadınların siyaset
sahnesinde etkin bir özne olması ve çevresini bilinçlendirip mücadele hattı
örmesi yıkabilir.
Tekrar salgın sürecinde öğrenci olmak meselesine dönelim…
Bizler, saray ile eşrafının pragmatik tutumları nedeniyle öğrenciler, veliler
ve eğitim emekçileri olarak büyük bir belirsizliğin içerisindeyiz. Sisle kaplı
karanlık bir yolda ışığı bulmaya çalışıyoruz. Her an neyin olacağı yahut
değişeceği tek bir karara bakıyor. Nitekim bu süreç içerisinde öğrenci olmak,
hatta yalnızca var olmak bile insanları psikolojik açıdan fazlasıyla
yıpratıyor. Çünkü salgın sürecinin öğrenci psikolojisine ve insan ilişkilerine
olan etkisini de büyük ölçüde bu somut koşullar belirliyor. Yukarıda uzun uzun
kapitalizmden, altyapı-üstyapı kavramlarından bahsetmemin nedeni bu. Eğer
bizler turizm gelirleri uğruna riske atılıyorsak; piyasa için ucuz ve nitelikli
işgücü olarak yetiştiriliyorsak bunun tek sebebi eğitim sistemidir, demek
yanlış olur. Çünkü eğitim sistemi bir üstyapı aygıtıdır. Üstyapıyı ise altyapı,
yani üretim biçimi tayin eder. Dolayısıyla eğitim sistemini belirleyen de yine
kapitalizmdir. Devletler her daim altyapıdaki üretim biçimini, yani kapitalizmi
korumaya, onun kurallarını sürdürmeye çalışırlar. Yasalar, kolluk kuvvetleri,
medya… her biri bu uğurda kullanılan bir araçtır. Eğitim sistemi de bu araçlardan
biri, belki de en önemlisidir. Dünyanın birçok yerinde kapitalist bankacı
eğitim modeli, öğretmenleri anaç birer ebeveyn yahut bir bakıcı statüsüne
indirgeyip siyasi/mücadeleci kimliklerini bastırmaya çalışmakta; öğrencileri
ise edilgen nesneler konumuna getirerek dünyayı eleştirel okumaktan
uzaklaştırmaktadır. Dolayısıyla eğitim alanında yaşanan birçok temel sorunun
salgından önce de var olduğunu, sürecin bu sorunları derinleştirdiğini
söyleyebiliriz. Bu konuda eğer bir okuma yapmak isterseniz: Paulo Freire'nin
Kültür İşçileri Olarak Öğretmenler kitabını tavsiye edebilirim. Yalnızca
eğitim emekçilerinin değil, benim gibi öğrenci arkadaşlarımızın okumasının da
yararlı olabileceğini düşünüyorum. Şöyle birkaç alıntı da bırakabilirim...
''... özgürlük hayaline adanmış bir hayal gücü, bu
özgürlüğün sadece kendilerine ait olduğunu düşünen gerici güçlerle karşı
karşıya gelmek zorundadır.'' (Paulo Freire, Kültür İşçileri Olarak
Öğretmenler, Yordam Kitap, s.120)
''Öğretmenleri anaç ebeveynlere indirgeme girişimi, öğretmenlerin
yaşamlarını kolaylaştırma yanılsaması altında asıl arzu edilenin öğretmenlerin
mücadele etme kapasitelerini zayıflatmak ya da onları günlük görevlerin yerine
getirilmesiyle meşgul etmek olduğu, 'masum' bir ideolojik tuzağı temsil
etmektedir.'' (Paulo Freire, Kültür İşçileri Olarak Öğretmenler, Yordam
Kitap, s.67)
Biz öğrencilere sürekli siyasete ‘’karışmamamız’’
söyleniyor. Fakat hayatımızın her alanında siyaset belirleyici bir rol
oynuyorken bu bizden nasıl beklenebilir? Eğer bizler kendimizi bilim, kültür,
sanat dallarında dilediğimizce geliştiremiyorsak; patron çocukları özel
arabalarla gezip her imkâna sahip olabiliyorsa nasıl susup bu düzene biat
etmemiz istenebilir? Ben bunun gerçekdışı ve mantıksız bir beklenti olduğunu
düşünüyorum. Ailelerimizin ve bizlerin yaşadığı bunca sorun, siyasette etkin
bir özne olmamızı zorunlu kılıyor. Ne kadar düşünmeyen, sorgulamayan apolitik
bir nesil yetiştirmeye çalışsalar da gerçek bu. Artık şu da apaçık ki, yaşamak
ve insan kalmak için kapitalizme karşı mücadele hattı örmekten başka yol
kalmadı. COVİD-19 sürecinde yaşananlar da bunun en somut göstergesi. Sürekli
şirin görünmeye çalıştıkları Z Kuşağı da bunun farkında.
Unutulmasın ki: Biz öğrencileri, işçi-emekçileri, kadınları
öldüren şey COVİD-19 değil; kapitalizm virüsünün ta kendisidir!


Yorumlar
Yorum Gönder